Bundan tam tamına dokuz ay önceki seyahatimden bahsedeceğim biraz. Ne zamandır fırına süremediğim bir yazıydı bu ancak tamamlamak korona dolayısıyla yaşanılan karantina günlerine kısmetmiş...
Bir iş seyahati sebebiyle en büyük valizlerimizi hazırlayıp Londra'ya doğru yola çıktık. Kendimize fazladan 4 gün ayırdık bu süreçte Londra'nın altını üstüne getirmeyi planlıyorduk.
Aklımızda iner inmez eşyaları hostelimize bırakıp gezmeye koyulmak vardı. Dört kız olduğumuz için hosteli ayarlaması biraz zor olmuştu zaten. Temizlik, rahatlık, lokasyon için herkesin farklı tercihi vardı. Yine de güzel görünen bir yer ayarlamıştık ve hepimizin içine sinmişti. Hostele varış anımız bu geçtiğimiz dokuz ay boyunca ara ara sohbetlerimizde yer verdiğimiz bir andır.
O bahsettiğim büyük valizlerimizi şaşkınlıklar içinde taşıyan resepsiyonistlerin genel tavrından anlayamadığımız şey şuydu; o odada 4 yatak olması; o odanın 4 kişi ve 4 valizi aynı anda alabileceği anlamına gelmiyordu. Ve biz bu minnak odada 3 gece kalmak durumundaydık, ilk gün alternatif aramayı düşünsekte, idare edebileceğimiz sonucuna vararak eşyaları bıraktığımız gibi kendimizi Londra'nın hafif gri sokaklarına bıraktık.
Yürüyerek Bridge Tower'a ulaşabileceğimiz bir mesafedeydik. Ama yolculuk uzun sürmüştü, hava hafif yağmurluydu, ağır valizlerimizi taşımıştık ve artık karnımızdaki açlığı iyiden iyiye hissediyorduk.
Tam o sırada THE RAVEN sağımızda bize göz kırptı. Hemen geçip sipariş vermek ve masamızın temizlenmesi için beklemeye koyulduk... Açlığına yenik düşen arkadaşlarım olsa da en azından ben beklemeye koyuldum. :) Beklediğimize değen, Londra'nın en büyük balık/patates kızartması tabaklarıyla baş başaydık. Normal aç bir insanın bitiremeyeceği porsiyonlardan bahsediyoruz arkadaşlar. Fiyat/performans yüksek.
Buradan ayrılır ayrılmaz kendime üzerinde Londra'nın şehir sembollerin olduğu, kenarına kalem takılan bir not defteri aldım. Gün, gün; size bunları iletebilmek için çaba sarfetmişim , canım kendim...
Oradan St. Paul's Cathedral 'e yola çıktık. Burası Londra Piskoposluğunun merkeziymiş. Her turistin başına gelebileceği gibi, yanlışlıkla ayine katıldık. Sorun şu ki, arkadaşımız O. yanlışlıkla ayine katılmakla kalmadı, eline tutuşturulan kağıttakileri okumak için katedralin özel bölümüne doğru yönelmişti ki, arkasına dönüp bize bakmak suretiyle kendini durdurdu. O kadar yorulmuştuk ki, hemen sandalyelerden , özel bölüme en yakın olanlarına geçip oturduk. Az kalsın elindeki kağıttakileri okumak üzere özel bölüme geçmeyi düşünen arkadaşımızın rüyalar görmekte olduğuna tanık oldum, kendisi yorgunluktan uyuyakalmış... Neyse buradaki ayin güzel bir deneyimdi.
Londra'da her köşede Pret a Manger adında Birleşik Krallik merkezli uluslararası bir sandviç zinciri var. Birer kahve içip, sonraki istasyonunuzu belirleyip, ayinde uyuyan arkadaşınızın hikayesini defterinize not alabilirsiniz. Aynı arkadaşımız, bizi Chinese Town da yer alan Londra'nın en güzel kokteyl barına gitmek için ikna etti bu kahve molasında. Tabi o sırada bizlerde yol yorgunluğu, spor ayakkabıları, sırt çantaları mevcut. Gittik. TABİKİ bara alınmadık.
Artık hava biraz kararıyordu ve bizim vücudumuza biraz şeker almamız gerekiyordu. Yol üzerinde vitrini harika, krallık usulü bir pastaneye oturduk. Bu pastane iç dizaynı dolayısıyla çok hoşuma giden bir atmosfer sağladı bize. Tatlılarımızın yanında elbette sütlü english breakfast çayı içtik.
Artık otele dönme vaktiydi, pardon minnak hostel odamıza dönme vaktiydi.
Amaa benim yatağımın en güzel yanı, gece THE SHARD'ın ışıklarını görüyor olmasıydı. Ağabeyimin mimar olması sebebiyle, modern kulelere ister istemez ilgi duyuyorum. Bu seyahatimizde Shard'a çıkamadık maalesef.
Ertesi gün kraliçe kahvaltısı yaptık demekten asla çekinmeyeceğim bir yere gittik. Ben The Wolseley'de yerimi, somon balıklı eggs benedict ve English Breakfast çayı tercihlerimle aldım.
Bizzat çektiğim fotoğraflarla kolaj yaptım sevgili okur, Londra'ya yolunuz düşer ve kahvaltınızı dışarda yapmak isterseniz başka bir yer aramayınız:
İngiltere'de sanat galerileri hariç, müzelerin hepsi ücretsiz ve müze konsepti çok güzel. Müzelere hikayeler oluşturmuşlar sanki. Her müzenin hikayesi var gibi gelmişti bana. Sırasıyla Science Museum, National History Museum, Victoria and Albert Museum ikinci gün duraklarımızdı. Bilim Müzesi'nin bir örneği bizim ülkemizde olmadığı için benim ilgimi çekti. En eski uçak motorlarını, roketleri ve teknolojilerini görmemizin yanı sıra, yakın geçmişten olan Google Haritalarin, haritasını oluştururken kullanılan alet ve çok uzun süre internetten videolarını izleyerek makina projemi yaptığım robot el'i görme şansımız oldu. Elbette Edison'un ilk ampulu de buradaydı... Geçtiğimiz haftalarda kırıldığı için atmak zorunda kaldığım, keyifli seçilmiş uydu anahtarlıklarını buradan almıştım.
Müzeleri olaysız gezdik, keyifliydi ama müzeler çok büyük ve bizim zamanımız kısıtlı olduğu için yalnızca kendi ilgimizi çeken kısımları gezip çıkıyorduk. Bu müzeler Kensington ve Chealsea taraflarında yer alıyorlar. Kensington düzenli sıra sıra evleriyle ve mimari yapısıyla benim Londra'da beğendiğim muhitler listemde ilk sıraya yükseldi.
Turist olmayı seven insanlarla gezdiğiniz zaman telefonunuzun galerisinin nasıl dolduğunun farkına varmıyorsunuz...
Turist olmaktan bahsetmişken, galeriyi doldurmadan geçmemek gereken yerlere gittik yemek molamızın ardından. Wensminster ve London Tower civarında biraz vakit geçirdik. Şanslıydık ki hava yağmurlu değildi. Oradan London Eye tarafında turistliğimize devam ettikten sonra, keyifli vakit geçirebileceğimiz Rekorderlig adı verilmiş, İstanbul Bomontiada havasında olan açık hava bir alana geçtik. Burada geç saate kadar kalıp sohbet ettik.
3. günün şafağında B. ve O. ile olaylı buluşmamızın ardından Garfunkel's Restaurant adında spor bir bar gibi görünen yerde kahvaltı yaptık. Burada tabiki yine eggs benedict aldım, bu sefer yanına pancake siparişi de verdim. Bi THE WOLSELEY değildi ama eggs benedict tadımlarım arasında 2. sıraya yerleşti.
Ardından karnımızı da doyurduğumuza göre artık gidilecek yerler listemizde National Gallery ve British Museum un üzeri çizilmeliydi. Normalde gittiğim her şehirde yürüyerek gezmeyi çok severim. Kronik bir sağlık problemim de yok ama o kadar gezdik o kadar dolaştık ki ve müzeler o kadar büyük ki artık hepimizin bir yeri ağrımaya başlamıştı. Ben kendimi dizimden belli ettim.
Yapılan esprilerse, çekilen fotoğraflara bakıp "Ne yani kalkıp yerlerine yatsınlar..." seviyesine çoktan düşmüştü.
National Gallery de 13.-20. yy arası o kadar eser var ki, gezerken 6mızdan hepimiz kendine göre bir tabloyu beğendi. B. en sevdiğim keyifçi alışveriş arkadaşımla beraber müze marketinde çok oyalandık. Hepimizin National Galleryde üzerine sohbet ettiğimiz tabloları hatırlayabilmesi için, herkese hediye kartpostal aldım. Bu detay önemli çünkü daha sonra işten ayrılıp kendi macerasını yaşamak için Amerikaya yerleşen arkadaşımız bu kartpostalın arkasını doldurup işten ayrılırken bana geri verdi.
Ofiste çekmecemde durur. Not defterim için her açtığımda görüyorum. Güzel anı bence.
Londra'ya kadar gitmişiz Joanne Kathleen Rowling derim, King's Cross derim vee Platform 9 3/4 derim. Oraya gitmeden dönmek olmazdı. Burada Harry Potter için fotoğraf çektirme sırasını bekleyecek kadar zaman kaybetmek istemiyorduk. B. aramızdan kaybolmuştu. Her yere baktık bir türlü göremedik ve istasyonun merdivenlerine oturup onu beklemeye başlarken fotoğraf sırasındakileri ve fotoğraf çekilenlerin verdiği pozları izliyorduk. Arkadaşlarım aralarında bir şeylerden bahsederlerken bir anda arkadaşım B. gözüme ilişti ve istemsiz ona doğru yürüdüm. Kalabalığın arasında onun yanına vardığımda kendimi Harry Potter Mağazası'nın sırasında buldum. Biz onu beklerken sıra coktan ona gelmişti ve ben bi anda onun yanındaydım.
Camden Town Londra'nın kuzeyinde kalan, pazarların, tezgahların, aşırı karmaşık dükkanların yer aldığı bir semt. O kadar karışık, o kadar hızlı bir semt ki, Londra'da yaşayabilirim diye bilmem kaçıncı kez söyledim orada kendime içimden.
Camden Markt da otururken yemeklerimizi adeta savunuyorduk, kimden mi? Güvercinlerden. Ya yemeklerimize üşüşüyorlardı ya da yemeklerimizin üzerine dışkılarını bırakmak suretiyle iştahımızı kaçırıyorlardı. Hepimiz kendimize göre yiyecek bir şeyler bulduysak da B. yine kendinden ödün vermeyip, farklı tatlar peşindeydi.
Camden'da bir bara oturulmadan ayrılmak olmazdı. H.nin bir arkadaşı aramıza katıldı, hep beraber sohbet edip oradan geceyi geçirmek için Soho'ya doğru yola koyulduk.
Nereye kafamızı çevirsek takım elbiseli beyler, keyifli seçilmiş elbiseleriyle çok güzel kadınlar etrafımızdalardı. Çok kalabalıktı ortalık, girmek için güzel bir bar bulmaya çalışıyorduk. Günün sonunda güzel müzik çaldığına inandığımız çok büyük olmayan bir yere geçip, dans etmek için konumlandık. Kendi aramızda ve etrafımızdakilerle keyifli vakit geçirip eğlendiğimiz bir akşam oldu. Olaysız dağılarak minnak hostelimize ulaştık.
Son turist günümüzde ise Londra Kalesini dışardan görüp Türkiye'deki arkadaşlarımıza alacağımız hediyeleri tamamlama peşindeydik.
Londra Kalesi UNESCO tarafından korunmaktadır. Aklımda kaldığı kadarıyla, rivayetlere göre Londra ateşler altında, ölülerle dolu zamanlarındayken Kuzgun sürüleri tarafından kaostan kurtuluyor ve Kuzgunlar kale tarafından korumaya alınıyor. Kuzgunlar oranın güç sembolü haline gelmişler. O zamandan bu zamana Kuzgunlar ara sıra kalenin etrafında kendilerini gösterirlermiş. Hava çok yağmurlu olduğundan her zaman gözükmeyen Kuzgunlar, biz oradayken fotoğraflarını çekmemize bile izin verdiler. Bu hikaye benim için Londradayken öğrendiğim en enteresan hikayelerden biri oldu.
Hay's Galleria 'da - Da Cote isimli bir restauranta gittik. Burada hepimiz farklı siparişler verdik benim tercihim Kavrulmuş Ördek Göğsü oldu. Benim ilk ördek deneyimim olduğu için söylemeliyim ki, biraz çok çiğnemeniz gerekiyor... Gerçi güzel pişmiş bir dana biftek yerini de alamaz...
Artık turist kısmına bir kapanış ve iş kısmına bir başlangıç yapma vaktiydi. Hostele gidip eşyalarımızı alıp Ashridge 'e dogru yola çıkmak üzere bir taksiye atladık. YA direksiyonların sağda olması gerçekten çok kafa karıştırıcı. Yollarda yaşadığımız sorunlardan çok bahsetmedim aslına bakarsanız ama biz karşıdan karşıya geçerken o kadar tehlikeler atlattık ki... Bence ülkeye turist almadan önce trafik eğitimi vermeliler...
Evet çok keyifli bir eğitim bizi bekliyor bu gezinin ardından. Bu gezide iyisiyle kötüsüyle yanımda olan ve bu anıları bu kadar zaman sonra canlandırmamı destekleyenleri öpüyorum. Herkese saygılar sunup, teşekkür falan edermişim. Gezi sırasında not alarak gezmek çok zor, emeğime saygı blogu tamamladım, mutluyum.
Kapanışı gezinin en sevdiğim resmiyle yapayım, hadi hepiniz kendi Kuzgunlarınızı bulun, belki kendi içinizde ya da başkasında... Operim.









Yorumlar
Yorum Gönder